İhsanoğlu uygun bir aday; eğer diğer aday Erdoğan olursa, Türkiye bir rejim tercihi yapacak, şakası yok
İ

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ*

Ekmeleddin İhsanoğlu henüz cumhurbaşkanı adayı gösterilmeden, cumhurbaşkanlığının tarihçesine, yetki ve görevlerine dair Radikal İki için birbirini takip eden üç yazı yazmıştım. Mayıs ve Haziran aylarında yayınlandı.

Yazılarda, genel olarak parlamenter sistem ve özelde Türkiye parlamentarizminde devlet başkanının konumunu, bu konumdan kaynaklanan temel sorunlar ile halihazırdaki sistemin nasıl bir cumhurbaşkanı ‘tipine’ gereksinim duyduğunu anlatmaya çalışmıştım. Derdim, kurumsallığın nasıl bir ‘kişilik’ ile darmadağın edilmeden sürdürebileceği yönünde öneriler sunmaktı. Son yazıda, asıl olarak iki isim önerdim (üçüncü isim yalnızca bir hatırlatmadan ibaretti). Mehmet Bekaroğlu ve Rıza Türmen.

Bir hafta sonra iki parti çatı aday üzerinde uzlaştı: Ekmeleddin İhsanoğlu. Aşağıdaki satırlar, yine aynı sistem çözümlemesinin uzantısı olarak, İhsanoğlu’nun adaylığı üzerine. Aşağıda okuyacağınız satırlarla diğer üç makalenin birleştirilmiş uzun hali ise çalıştığım kurum olan Ankara Üniversitesi SBF sayfasındaki SBF Blog’da yer almakta.

İlk turu 10 Ağustos’ta yapılacak oylamanın, sıradan bir devlet başkanlığı seçimi olmayacağı belli. Türkiye 10 Ağustos günü bir ‘model’ seçecek. Eğer Erdoğan aday olursa… Yetkilerle donatılmış ve siyasal sorumluluğu olmayan bir makama, Erdoğan ‘gibi biri’ mi yoksa ‘Erdoğan gibi olmayan biri’ mi seçilecek? Mesele bu.

Fotoğraf: REUTERS/Umit Bektas
Fotoğraf: REUTERS/Umit Bektas

Erdoğan’ı anlatmaya sanırım gerek yok. İki durum arasındaki tercih, siyasal sistemimiz üzerinde doğrudan belirleyici olacak. Adayların ‘ideoloji’si elbette önemli. Ancak benim gibi, ‘düzgün işleyen/işletilebilecek bir parlamenter sistem’den yanaysanız, Türkiye’nin, içinden geçtiğimiz zor günleri bu Anayasal yetkilerle ve daha büyük rezillikler yaşamadan atlatabilmesi için adayın konumuna/kişiliğine önem vermeniz doğal.

İlkeler değil, aday

Kurumsal açıdan bu seçim ve sonrası için, artık çoktandır yürürlükte olmayan anayasal ilkeler değil, o ilkeleri yeniden ‘yürürlüğe sokma’ ihtimali olan bir ‘aday’  belirleyici olacak. Kim olduğu, nasıl bir eğitim aldığı, bugüne dek nerelerde bulunduğu, ülkenin çeşitli sorunları karşısındaki ‘sergilediği’, ‘sergilemediği’ ve ‘sergilemesi muhtemel’ tavırlar vs.

Ağustostaki iki turlu seçimi, ancak Erdoğan’ın anti-tezi olan birinin kazanabileceği kanısındayım. Bu nedenle pek tanınmayan, adı bayatlamamış, konumunu ve tabii haddini bilme olasılığı yüksek bir isim şanslı olacak. Bu ismin, Kürt siyaseti ve Sünni-Alevi mütedeyyin kesim içinde de en azından ‘tepki duyulmayan’ biri olması önemli.

Ortak aday aramak evliya arayışı gibiydi

AKP karşısındaki partilerin oyunu alabilecek bir ‘ortak aday’ aramak, bir ‘evliya’ arayışı gibiydi. Çok güç bir işti. Bu yaşıma dek, muhalefet partilerinin tümünün ‘evet’ diyeceği bir insanla hiç karşılaşmadım ve böyle birinin var olduğunu düşünmüyorum. Bana kalırsa CHP ve MHP’nin üzerinde uzlaştıkları aday, yabana atılmaması gereken bir isim. Bir parti lideri, başbakan değil, parlamenter sistemin cumhurbaşkanının seçileceği unutulmamalı.

İhsanoğlu pek çok açıdan Erdoğan’ın ‘anti-tezi’

eklemedin ihsanoglu2

İhsanoğlu pek çok açıdan Erdoğan’ın ‘anti-tezi’ görünüyor. Bu durum bir avantaj. Tanınmıyor ki bu da avantaj; çünkü diğeri yeteri kadar tanınıyor!

Böyle zamanlarda, aday ismi duyulduğunda, ilk tepkiler çoklukla duygusal olur. Bir süredir, adaylıklar konusunda çevremdeki meslektaşlarla yaptığım sohbetlerde hızlı düşünüp konuşmanın doğal ve yanlış sonuçlarıyla yüz yüze geliyorum. Bir iki eğilim var karşılaştığım.

Örneğin herhangi bir seçim için bir aday adı gündeme geldiğinde ilkin, ‘Hadi oradan, ben oy vermem,’ ‘Hiçbir yerden oy alamaz,’ ‘Bu isimden yönetici olur mu?’ türü sözlerle karşılaşıyorum. Buna mukabil tepki gösterenlerin bir ortak özelliği, kendi adaylarının olmayışı! Ya da hasbelkader andıkları isimlerin ve ‘keşke’ dediklerinin, herhangi bir seçimi kazanma olasılığı bulunmaması.

Hovardalık hakkım yok

Partilerin oy oranları ortada. Kimi meslektaş, ‘Kaybetsek de istediğimiz biriyle kaybedelim’ diye düşünüyor. Böylesi hovardalıklara hakkım olmadığı kanısındayım. Bu yazı, seçmen davranışları üzerine olmadığından, söz konusu eğilime dair fazla gevezelik etmeyeceğim. Ancak herhalde şu kadarı söylenebilir: Çok eleştirdiğimiz siyasal partiler, milyonlarca yurttaşın oyunu almakta ve partiler de seçmen de, aptal değil. Memleket solunun ve liberalinin günde üç kez eleştirmeyi vazife bildiği CHP, her dört seçmenden birinin desteğini alıyor. Demek ki o kadar da boş bir örgütlenme değil.

Büyük partiler bir karar verdiklerinde, bizim yaşamlarımıza değen ya da değmeyen pek çok değişkeni hesaba katmak zorunda. Şiddetli ve çoğu zaman haklı CHP eleştirisi yapan irili ufaklı partilerin toplamının yüçde 1’i bulmamasını yalnızca ülke barajıyla açıklamak mümkün mü?

Oy oranları hiç kuşkusuz bir haklılık ya da haksızlık göstergesi değil. 300 oy alan bir aday, yüz binlerce oy alandan daha doğru ilkeleri savunuyor olabilir. Ancak ‘seçim’ ilkesine dayanan temsili demokrasilerde bu haklılıklar, belki iyi bir muhalefet yaratır buna mukabil çoğu zaman iktidar olup parlamentoya girmenin yolunu açmaz ne yazık ki.

Güçlü olanlar her zaman haksız değil

Parlamentoda sevip saydığımız insanlar değil, oraya girebilmiş olanlar temsil görevini yerine getiriyor ve unutmadan, güçlü olanlar da her zaman haksız olmuyor. Seçmenle ilişki, müthiş bir denge kurulmasını gerektirir.

Her neyse, söylemek istediğim, milyonlarca oyu olan partilerin, o oyları boşuna almadığı ve küçümsemenin lüzumsuzluğu. Herkesin gönlünden kimi isimler geçer geçmesine ancak bir de Türkiye adı verilen bir ülke ve gerçekleri var.

Ramazan hangi ayın kaçıncı günü başlayacak?

Örneğin bu son satırı okuyanlar, hemen şimdi, Ramazan’ın hangi ayın kaçıncı günü başlayacağını düşünsün. Eğer hatırlamıyorlarsa ya da hiç ilgilenmemişlerse, Türkiye siyaseti ve mütedeyyin kesim analizlerini, acilen gözden geçirmelerini öneririm. Sonra da bu satırlar için sinirlenmek yerine, milyonlarca yurttaşın hangi gün oruç tutmaya (dolayısıyla siyaset yapma şeklinin kısa süre için de olsa dönüşmeye) başlayacağını öğrenmek için takvime baksınlar!

İnsan, dünya düşlediği yer olsun ister. İyi bir şeydir de, genellikle istediğiyle kalır. Deneyimle sabittir! Bir de daha ‘basitten’ yana olanlar vardır: ‘Bir seçime Erdoğan gibi biri aday oluyorsa, Erdoğan’a benzemeyene oy veririm’ diyen ölümlüler gibi.

Nefes kesen bir otoriterlik söz konusuysa…

atcomcec

Bu satırların yazarı, giderek nefesini kesen bir otoriterlik söz konusuysa, kendisine nefes aldırma ‘ihtimali’ olana destekten yana. İstediği, yalnızca bir ‘ihtimal.’ Çünkü yaşamın geri kalanı için önce ‘nefes’ almak zorunda.

Seçimden söz ediyorsak eğer, bunun yolu bir kişinin ‘seçilmesi’ olabileceği gibi, bir kişinin ‘seçilmemesi’ de olabilir. Basit değil mi? Hatta sığ dahi bulunabilir. Peki, öyle olsun. Karşı çıkan buyursun, karmaşığını yazsın. Ancak, bunun bir ‘seçim’ olduğunu unutmadan.

Gerisi hezeyan

Beni, ‘Bence şu kişi aday olmalı’ önerisi değil; o adayın neden önerildiği, sistemin ana kurallarıyla bağlantılı olmak kaydıyla önerinin gerekçeleri ve önerilen adayın alabileceği muhtemel oy oranı ilgilendiriyor. Başka türlüsü, kusura bakılmasın ama hezeyandan ibaret.

Örneğin yerel seçimler sırasında sohbet ettiğim bir meslektaşım, adaylardan birini kastederek ‘O faşiste oy vermem’ dediğinde, ‘mümkünse faşizmden ne anladığını ve bu adayın neden faşist olduğunu’ yazıp anlatmasını talep etmiştim. Ukala, itici bir tavır olduğunun farkındayım elbet, ancak bir yerden sonra yazıya dökülmemiş, üzerinde düşünülmemiş, emek harcanmamış, kısaca ‘boş’ lafa tahammülü kalmıyor insanın. Yazıya dökülen zırvanın bir bedeli var hiç olmazsa! Hesap sorulabiliyor. Diğeri pek konforlu ancak, boş. Kimsenin elinde ‘tape’ yok ki, ‘Sen o zaman bunu söylemiştin’ denilebilsin. Yazmadı tabii, hala bekliyorum. Bu çok yaygın bir tavır ayrıca, bir kişiye özgü değil.

Komşu bulmuyoruz kendimize

Yine örneğin, ‘MHP hiç umursanmamalıydı, CHP tek başına aday çıkarmalıydı’ ya da ‘Baykal aday olmalıydı’ gibi önerilerin, 2014 yılı Türkiyesi’nde yapılacak bir seçimde anlamı var mı? Seçim için aday belirleniyor, komşu bulmuyoruz ki kendimize. Ayrıca, hiçbir zaman ‘ortanın solu’ndan daha solda olmamış bir partiden, ‘solcu’ (bu solcu kim, o da bilinmiyor!) aday bekleyen ve hayal kırıklığı yaşayanlar hangi ülke tarihini okuyup siyasetini izliyorlar, anlamak olanaksız.

Radikal İki’deki son yazıda önerdiğim iki isim, Bekaroğlu ve Türmen’i, savunduğum sistemin temel kuralları gereği önermiştim. Hala aynı kanıdayım. Benim adaylarım bugün de Türmen ve Bekaroğlu gibi saygın isimler. İhsanoğlu ise bana kalırsa ‘yine aynı gerekçelerle,’ ‘çok uygun’ bir isim. Ancak örneğin yurttaş için yaşamsal pek çok konuda ne düşündüğü tam olarak bilinemiyor henüz. Bir kısmını biliyorum, bir kısmını tahmin ediyorum ancak tümünden haberdar değilim. Önümüzdeki haftalarda öğreniriz.

Kendisini İslamcı olarak tanımlayan ve belli ki ‘Müslümanlık’ ile ‘İslamcılık’ arasındaki farktan dahi habersiz kimi memleket münevverine, okumanın yararlarını hatırlatmaktan başka yapacak bir şey yok. İhsanoğlu, ‘çok iyi eğitim almış, mütedeyyin bir diplomat.’ Beyefendi kişiliğiyle de, devlet başkanlığı görevini, sorumluluklarının ve tabii parlamenter sistemin ilkelerinin farkında olarak yapabilir.

Tabii 10 Ağustos’a dek kim öle kim kala; özellikle Türkiye için çok uzun bir süre. İyi bir tanıtım ve propaganda süreciyle İhsanoğlu gibi bir ismin, farklı yurttaş kesimlerinin temel sorunlarına duyarlılığını anlatabildiği, kanıtlayabildiği ölçüde, devlet başkanı seçilme olasılığının ‘bulunduğunu’ savunuyorum. Sonrasında, parlamenter demokratik sistemin ilkelerine uygun davranabilecek, ‘yansız’ devlet başkanı konumunu ‘olabildiğince’ sürdürmeye çalışacak bir kişilik olduğu kanısındayım.

Seçilebileceğine yönelik iddiamın, kendi çevrem dahil okumuş camiada bir gülümsemeye neden olacağının farkındayım tabii. Ne yapalım, olur o kadar.

Son söz, bir tekrar olsun: Eğer diğer aday Erdoğan olursa, Türkiye Ağustos ayında bir rejim tercihi yapacak. Yolumuz yol değil. Şakası yok.

* MURAT SEVİNÇ, Ankara Üniversitesi SBF’de, Anayasa Kürsüsü öğretim üyesi. Bilimsel çalışmaları yanında, fırsat oldukça, sinirlendikçe, efkârlandıkça; güncel siyasal ve anayasal sorunlara dair bir iki satır karalıyor.